13 Nisan 2008
13:26 |
nilufer |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
cihat
,
dini
,
erotik konuşma
,
kıt kanaat geçiniyoruz
,
mal var burda
,
nude
,
sexy
,
tasavvuf
,
unutma beni
,
çok sexy sohbet
,
ülke
Baba Sahib-i Semerkand adındaki mürit anlatır :
- Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin yüksek makamı ve
kerametleri şöhret bulmuştu. Oysa ben Hace
Hazretlerini hiç ziyaret etmemiştim. Ama bir
gün, bende öylesine şiddetli bir arzu meydana
gelmeye başladı ki duramıyordum. Bir an önce
Hace Hazretlerinin sohbetleriyle şereflenmek
istiyordum. Buhara'ya gitmek üzere Semerkand'dan
yola çıktım. Buhara'ya ulaştığımda, bir hana
yerleştim. Henüz hiç kimseyle görüşmemiştim
bile. Ona bir an önce kavuşabilmek amacıyla
handa fazla duramadım. Yolda bir kalabalıkla
karşılaştım. Bu arada gönlümden, 'Hace
Hazretleriyle karşılaştığımda, herhalde bana bir
miktar içecek süt verir' diye düşünüyordum. Ben
ilerlerken önümdeki kalabalık durdu. Kalabalığın
arasında, velayet eserleri göze çarpan nurâni
bir zaf bana yöneldi ve şöyle seslendi:
- Ey Baba Sahib-i Semerkand!..
Oysa ben daha önce bu zatla karşılaşmamıştım.
'Bu kişi beni nasıl tanıdı?' diye doğrusu hayret
ettim. Ancak kendi kendime, 'bu nurlu yüzlü
insan, Şah-ı Nakşibend Hazretleri olmasın?!..'
dedim. Hakikaten de öyle oldu. Hace Hazretleri,
bana Semerkand alimlerinin durumlarını sordu.
Hane-i Saâdet'ine girdiğimizde, onun tasavvuf
anlayışında, âdet olduğu şekilde oturmuş
dervişler gördüm. Onun sohbetleri sevgi doluydu,
gönülleri cezbeden apayrı bir yönü vardı. Çok
zaman geçmedi, yanıma gelip oturdu. Bana :
- Bu tandır ekmeği ve süt senin nasibin. Ama
bunu sadece sen yiyeceksin! Böyle basit
şeylerle, kıymetli zihnini meşgul etme!.' dedi.
Bir Kurban bayramıydı... Şah-ı Nakşibend
Hazretleri Buhara'da bir müridinin evini
şereflendirmişti. O gün orada bulunanlardan biri
anlatmıştı :
- Bugün bayram, annemi ziyaret edip bayramını
kut-lasam, dedim. Hem bu davranışım Hace
Hazretlerinin de hoşuna gider. Belki bana üç
dirhem, üç badem verir. Bir de birlikte yemek
yeme şerefine ulaşabilsem!.. diye düşünüyordum.
Derken bayram namazını kıldık. Şah-ı Nakşibend
Hazretleri bir ara bana 'valideni ziyaret edip
bayramını kutla' buyurdu.
İşte bu ziyaret sonrasıydı. Hace Hazretlerinin
evine gittim. Yanına çağırdı, içeriye girdiğimde
odadakileri dışarı çıkartmıştı. O sırada içeriye
üç kişi girdi. Ellerinde, dirhem ve bademler
vardı. Hace Hazretleri 'sen bugün, anneni
ziyaret etmenin mükafatı olarak üç şey
istemiştin. Bunları al. Allah Teala'nın
yardımıyla isteklerine kavuştun. Ama bu tür
şeyleri istemek hoş değil!..' dedi.
Hace Hazretleri ilk hac ibadetinden dönüyordu.
Beraberinde alim zat Mevlana Muhammed Herevî de
bulunuyordu. Mânan denilen yerleşim alanına
ulaştılar. Mevlana Muhammed, Hace Hazretlerini
görmek için Bağdat'tan gelmişti. Hace
Hazretleri, dervişlerin toplandığı bir sırada bu
zatı yanına çağırdı ve ona :
- Sana fayda verecek şeye hazırlan ! dedi.
Bunun neticesinde Mevlana Muhammed Herevî
kendinden geçti. Hace Hazretleri ona, kendine
gelmesini söyleyince, Muhammed Herevi uyandı.
Ancak yine kendine hakim olamadı ve kendinden
geçti. Bir müddet sonra Hace Hazretleri ona
teveccüh etti. Onun hâli daha da değişti. Yine
bu kez Hace Hazretleri ona, 'iyice uyan!..
Fırsattan yararlan, çünkü nasiplenmen için çok
az bir zaman kaldı!' buyurdu. Bunun üzerine
Mevlana Muhammed Herevî, Şah-ı Nakşibend
Hazretlerine döndü. Hace Hazretleri ona teveccüh
ederek yardım etti. Bu şekilde, belki bir saat
geçmişti. Nihayet Hace Hazretleri, Mevlana
Muhammed Hefevî'ye 'Ey müslümanL.İşte bu, Ğarbân
bostanındaki konuşma yerinizdir' dedi.
Mevlana Muhammed, Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin
bu sözlerini işitir işitmez gözyaşlarına
boğuldu. Adeta üs-tünü-başını paralamaya
başlamıştı. Derken biraz sakin-leşti, kendine
gelir gibi oldu. Orada bulunanlar, kendisine
Hace Hazretlerinin 'Ğarbân Bostanı' hakkındaki
sözlerinin ne anlam taşıdığını sordular. Mevlana
Muhammed Herevî, başladı hadiseyi anlatmaya : .
- Bir arkadaşımla birlikte Herat'taydık. 'Ğarbân
Bostanı' denilen bir yer vardı, oturuyorduk. Bir
ara arkadaşım bana; 'bir gün, Allah Teala'nın
sevgili kullarından birinin sohbetine ve bu
sohbetin sana kazandırdığı muhabbetle nice
güzelliğe ulaşırsan, sakın beni unutma!..'
demişti. Aslında Ğarbân Bostanı'ndaki
arkadaşımın bu sözlerini bir türlü zihnimden
söküp atamıyordum. Ancak ben, Hace Hazretlerinin
iltifatlarına ulaşınca, bu manevi güzellikle
meftun oldum. Arkadaşımı ve sözlerini unuttum.
İşte mesele bul...Ama Hace Hazretlerinin konuyu
bildiğini anlayınca, bu konudaki hassasiyetim
bir kat daha arttı. Ben yıllar var ki böylesine
kamil bir mürşit aradım durdum. Ancak
zamanımızın kutbu, Şah-ı Nakşibend Hazretleri
gibi bir veli bulamadım.
13 Nisan 2008
13:24 |
nilufer |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
akıl
,
aykırı
,
bu devirde
,
bu devirde tasavvuf
,
cihat
,
islam
,
islami
,
kişiler
,
ordu
,
tasavvuf
,
tasavvuf kişisi
Bir şey asırlardır insanlığın gündeminde
kalabilmişse, onun insan fıtratı ve toplum haya-tıyla
ciddi bir irtibatı mevcut demektir. Ortaya
çıktığı günden itibaren gönüllerden ve gündemden
hiç düşmeyen kavramların birisi de tasavvuf. Onu
birileri tenkid ederek, diğerleri de tatbik
ederek hep gündemde tuttular.
Tasavvufu dışarıdan tenkid edenler, onu insanın
dünya ile ilişkilerini koparan bir miskinlik ve
tembellik merkezi olarak görürken, içine girip
yaşayarak tadanlar, insanı Kur'an ve Sünnet
dairesinde terbiye eden ve ilahî edeple süsleyen
bir okul olarak tanıtıyorlar. Bu konuda kime
kulak verilmelidir. Yolunca gidene ve bilene mi,
hiç tatmadığı şeyi inkâr edene mi?
Tasavvufu değerlendirirken yapılan temel
yanlışlardan biri, ehil kaynaklara
başvurmamak... Oysa, özellikle dini konularda
ehil kaynaklara başvurmak şarttır. Ayrıca dini
anlamak için başvurulan kişinin ehil olmanın
yanında, ârif ve zikir ehli olması da gerekiyor.
Allah Teâlâ, “sabah akşam Rabbinizin rızasını
isteyerek ona yalvaran kimselerden ayrılma ve
onlardan gözünü ayırma. Kalbini zikrimizden
gafil kıldığımız kimseye de tabi olma” (Kehf/28)
buyuruyor. Ayrıca “bilmiyorsanız zikir ehline
sorun” (Nahl/43) ayeti diğer ilahî emirler gibi
tasavvufu öğrenme konusunda da izlenecek yolu
belirlemiş oluyor.
Dolayısıyla, tasavvufu anlamanın yolu, ilim ve
zikir ehli kişilere başvurmaktır.
Özellikle İslamî yaşantısı ve takvasıyla temayüz
etmemiş kişiler, hele de müslümanların gücünü
zayıflatmak i çin İslâm üzerine araştırma yapan
gayri müslimler (Oryantalistler) dini öğrenme
noktasında asla referans olamazlar.
Tasavvuf deyince Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat
çizgisinde giden bir terbiye yolunun anlaşılması
gerekiyor. Bu tezkiyenin başındaki “takva imanı”
ve ona Allah için tabi olan “sûfi cemaati” de bu
kapsamda mütalaa edilmelidir. Hemen şunu
ekleyelim ki psikiyatristlerin alanına giren
mistik hezeyanlar, kendisi terbiyeye muhtaç olan
sahte şeyhler ve tasavvufun adını kullanarak
Kur'an ve Sünnet'e aykırı yapılan yanlışlıklar
ölçü olamaz ve asla savunulamaz.
Asıl hedefi takva olan tasavvuf, her zaman
geçerli ve herkes için gereklidir. “Bizim
mesleğimizin tek hedefi hakiki imanı elde etmek
ve rıza makamı için gerekli olan ihlası
tahsildir. Ulaşmak istediğimiz en son mertebe,
halis kulluk mertebesidir. Bunu bize te'min
edecek tek yolumuz da Kur'an-ı Hakim'in ve
sünnet-i seniyyenin emirlerine harfiyyen
uymaktır.” diyen bir müceddid arifin, İmam
Rabbâni'nin (K.S.) başını çektiği tasavvuf
terbiyesi için; “bunun bu zamanda gereği yoktur,
gerçerliliği kalmamıştır.” denilebilir mi?
Elbette denilemez. Ancak, şu söylenebilir:
“Anlatıldığı gibi bir tasavvuf ve İmam Rabbâni
gibi bir mürşid bu devirde var mıdır? Kendisini
tasavvuf ehli olarak tanıtıp bir sürü sakıncalı
işlere bulaşanlara ne demelidir?”
Bu şikayette haklılık payı vardır. Aynı kanaati,
bütün ilim dalları için söylemek de mümkündür.
Ancak, Hz. Rasûlullah'ın (A.S.) müjdesine göre,
bu ümmetin içinden bir grup insan -Allah'ın
izniyle- kıyâmete kadar hak üzere gitmeye, dini
hakkıyla temsil ve tatbik etmeye muvaffak
olacaklardır. “O Kur'an'ı biz indirdik, hiç
şüphesiz (kıyamete kadar) onu muhafaza edecek de
biziz.” (Hicr/9) ayetinin verdiği garanti
muhakkak tahakkuk edecektir. Yani her devirde bu
dinin gerçek temsilcileri bulunacaktır.
Evet bu gün müslümanlar dine ancak dilleriyle
sahip çıkmaktadırlar. Kâmil mürşidler ve rabbâni
âlimler hak yolunda yalnız gitmektedirler.
Onların tek dertleri, yanlarında gerçek hak
yolcularını bulamamaktır. Bu dert çok önceleri
başlamıştır. Hicrî üçüncü asırda yaşayan ve
tasavvuf kollarının piri sayılan Cüneyd
el-Bağdadî (K.S.): “Hakikat ilmi sergisini
topladı, iş lafa kaldı. Biz tasavvufun ancak
kıyısından köşesinden bahsedebiliyoruz!” diyerek
bu işin ehlini bulamamanın üzüntüsünü dile
getirmiştir.
İmam Şa'rânî (K.S.) de aynı dertten muzdariptir.
Der ki: “Allah'a hamdolsun, ben yetmiş civarında
mürşide yetiştim; ancak hepsi de Allah yolunda
hoşlarına gidecek gerçek bir müridi bulamamanın
sıkıntısıyla vefat edip gittiler.”
Tasavvuf, yüksek seviyede takvâyı tahsil için
kurulmuş bir terbiye okuludur. Ancak,
günümüzdeki insanların birinci derdi takvâ
noksanlığı değil, iman eksikliğidir. İmansız din
başlamaz ki, takvâ tahsil edilsin. Onun için
kâmil mürşidler, bugün işe iman noktasından
başlamaktadırlar ve imandan sonra, namazı
muhafaza ettirmeye, büyük günahlardan el
çektirmeye, adım adım diğer farzları yerine
getirt-meye ve özellikle Allah u Teâlâ'yı
zikrettirmeye çalışmaktadırlar. Muhammedî
sevgiyle herkese kucak açan veliler, bu yolla
nice dinsiz ve ibâdetsiz insanları dine
ısındırmışlar ve kulluğa başlatmışlardır.
Bir şeyin tamamı elde edilemiyorsa, hepsini de
elden bırakmamalıdır.
Dinimiz, takvâya ulaşma ve kemâle erme yolu
olarak en güzel gidişâtın, Allah için cemaat
olmak ve böylece birbirini tamamlamak olduğunu
belirtmiş; kurtuluş için sâlihlere tâbi olmamızı
emretmiştir.
“Takvâya ve iyiliğe ulaşmak için birbirinizle
yardımlaşın.” (Mâide/2)
“Hep berâber Allah'ın ipine sarılın, dağılıp
parçalanmayın.” (Âl-i İmran/103)
“Ey mü'minler! Hep beraber Allah'a tevbe edin ki
kurtuluşa eresiniz.” (Nûr/31) âyetleri bizden,
hak yolunda birlik içinde olmamızı istemektedir.
Takvâda imam ve örnek yapılan bir ârifin
nezâretinde cemaat halinde İslâm'ı yaşamanın,
büyük bir fazileti, hiç bitmeyen bir bereketi
vardır. Bu yol olarak en selâmetlidir. Çünkü
yolu bilenle giden kimse menziline hem tez, hem
kolay, hem de tehlike-lerden emin olarak ulaşır.
Bu yol en canlıdır. Çünkü onun her halinde ilâhî
aşk, her işinde Rabbânî heyecan hakimdir. Bunun
da zevki zevâl bulmaz, tadan hiç usanmaz, bulan
biteceğinden korkmaz. Allah sevgisi kalbe ilaç
olur, bedene kuvvet verir, âşıklar yorulmaz,
sâdıkların gönlü ihtiyarlamaz.
Bu yol en bereketlidir. Çünkü bu yolda her amel
ihlasla yapılır. Bütün amellerin sevâbı kalben
ona katılanlara da dağıtılır. Böylece bir amel
yapan kimse, onunla birlikte sevgi ve rızâsıyla
katıldığı diğer kardeşlerinin amellerinden de
mânen bir hisse alır, kârı binlere katlanır.
Bu yol en tecrübelidir. Çünkü bu yolda bütün
ameller, binlerce kâmil insan tarafından yapıla
yapıla sahiplerini kemâle erdirmiş, gayretler en
güzel meyvelerini vermiş, iyi kötüden, sağlam
çürükten seçilmiş, bütün güzel hâl ve ahlâklar
silsile halinde sonrakilere intikal etmiştir.
Yani yol çok işlek, seyir çok belirgin, kâfile
çok kalabalık, kılavuzlar çok uyanık ve
mâhirdir.
Bu yol en istikâmetlidir. Çünkü bu yolun imam ve
cemaatinin tek derdi ve biricik hedefi, iç ve
dışlarıyla, gizli ve açıklarıyla, rûh ve
maddeleriyle, zevk ve vecdleriyle, his ve
hevesleriyle bütün hallerinde Kur'an ve Sünnete
uyarak ilâhî rızâya ulaşmaktır. Kâmil mürşidler,
Rasûlullah (A.S.) Efendimizin normal bir
oturuş-kalkış şeklinde bile kendisine uymaya çok
ehemmiyet verirler. Sünnetleri farz hassâsiyeti
ile yerine getirirler, sadık talebelerinden de
bunu isterler.
Bu yol Allah'a en yakındır. Çünkü bu yolda kırık
kalble gidilir, her adımında, bütün menzil ve
duraklarında Cenâb-ı Hakk zikredilir. Böylece
Allah Teâlâ'nın: “Beni zikredin ki ben de sizi
(özel olarak) zikredeyim.” (Bakara/152)
âyetindeki müjdeye ve “Ben, beni zikredenle
beraberim” (Buharî, Müslim) kudsî hadisindeki
rahmete erilir. Bu yolda edeb ve tevâzû
hakimdir. Nâfile ibâdetlere ihtimam gösterilir.
Hep yakınlık vesilesi olacak şeyler tercih
edilir. Özellikle ilâhî huzura girmeye mâni olan
kibir ve ucub gibi huylar kalbten defedilir.
Dr. Dilaver Selvi
Tevazu
Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün talebelerine:
- İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa
bildirsin, dedi.
Müritlerinden biri:
- Efendim, sizde büyük bir ayıp var, diye cevap
verdi.
Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış
bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi böyle
söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından
kurtulabilmek ümidiyle sordu:
- Söyle dedi, kardeşim, o ayıbım nedir?
Talebe gözleri dolu dolu:
- Bizim gibilerin size talebe olması, dedi.
Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette
bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai
Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;
- Ben sizin hizmetçinizim, ben hepinizden
aşağıyım diyebildi.
13 Nisan 2008
13:22 |
nilufer |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
aklımdasın
,
akıl
,
din
,
hiç kıyarmı
,
islam
,
kır
,
kız
,
ordu
,
sexy sohbet
,
sohbet
,
talebe
,
tasavvuf
,
tevazu
,
çok şeker kız Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün talebelerine:
- İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa
bildirsin, dedi.
Müritlerinden biri:
- Efendim, sizde büyük bir ayıp var, diye cevap
verdi.
Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış
bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi böyle
söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından
kurtulabilmek ümidiyle sordu:
- Söyle dedi, kardeşim, o ayıbım nedir?
Talebe gözleri dolu dolu:
- Bizim gibilerin size talebe olması, dedi.
Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette
bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai
Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;
- Ben sizin hizmetçinizim, ben hepinizden
aşağıyım diyebildi.