13 Nisan 2008
13:25 |
nilufer |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
acayip deli
,
ali
,
ali ilaslan
,
allah
,
allah ile kul arasına
,
allah ile kul arasına girilmez
,
girilmez
,
irkildim
,
kanlı
,
kitap
,
kul
,
kır
,
kız
,
sen
Birçok insana,”gel bir mürşide bağlan, tevbe et,
tasavvuf terbiyesine gir, insan tek başına
terbiye olmaz, yalnız olarak din güzel yaşanmaz”
dendiği zaman, hemen şu sözle karşılık verirler:
“Allah ile kul arasına kimse giremez!” Bu söz,
söyleniş amacına göre farklı sonuçlar doğurur.
Tasavvufa itiraz edenlerin çoğu, tasavvuf yoluna
girenlerin Allah ile aralarına çeşitli kimseleri
koyduğunu, bir mürşide bağlanmakla şirk
tehlikesine düştüklerini, kendilerinin ise böyle
bir tehlikeden uzak olduklarını anlatmaya
çalışırlar. Acaba işin gerçeği böyle midir?
“Allah ile kul arasına kimse giremez” sözünün
geçek manası bilinmez ve yerinde kullanılmazsa
fitne olur. Fayda değil, zarar verir. Bu zarar
imana dokunur, dini zedeler, din kardeşliğini
sarsar, cemaat ruhunu öldürür, edebi ortadan
kaldırır.
Bu söz, söyleniş niyetine göre farklı sonuçlar
doğurur. Eğer “ben Allah’a kullukta önümde
kimseyi istemem, peygamber, kitap, alim, mürşid
tanımam, istediğim gibi kulluk yaparım, keyfimce
ibadet ederim” manasında söyleniyorsa, söyleyeni
dinden çıkarır. Daha doğrusu böyle düşünen kimse
küfür, isyan ve gaflet içinde kalmış demektir. O
hak dine girmemiştir ki, çıkmış olsun.
Eğer, “ben Allah’a giden yolda Allah’ın
Peygamberi ve Kitabı ile yetinirim, onlar ne
diyorsa onu yaparım, başka kimseyi kabul etmem,
alimlere bakmam, velilere bağlanmam, mezhepler
beni ilgilendirmez, dini kendi anladığım gibi
yaşarım” manasında söylenmişse, insanı sorumlu
eder, işini zorlaştırır, sonu tehlikelidir.
Çünkü arada alimler olmadan kendi başına dinin
öğrenilmesi, anlaşılması ve yaşanması nasıl
mümkün olacaktır?
Kur’an ve Sünnet, Allah rızası için hak yolda
cemaat olmayı, cemaatın başındaki imama itaat
etmeyi, topluca Allah’ın ipine sarılmayı, hep
birlikte tevbe etmeyi, bilmediklerimizi alimlere
sormayı, takva ve iyilikte yardımlaşmayı, bunun
için Allah’ın sadık kulları ile beraber olmayı
açıkça emretmektedir. Dinin hükmü bu iken, bir
mümin hangi delil ve mantıkla bana bunlar
gerekmez diyebilir? Dese bile bunun Allah
katında ne kıymeti olabilir?
Eğer bu söz, “Allah benim her halimi görüyor,
biliyor, sözümü işitiyor, niyazımı dinliyor. Ben
namazda, secdede, zikirde, duada ve tevbede
kalbimi Rabbim’e bağlarım, gönlüme kimseyi
koymam, kimseden bir şey beklemem. Benim korkum,
sevgim, niyetim, hedefim sadece Allah’tır”
manasında söyleniyorsa, ne güzel! Doğrusu budur,
böyle olması lazımdır. Zaten bütün peygamberler
kalbi dünyadan çekip Allah’a bağlamak için
gelmişlerdir. Onlara vâris olan alimlerin ve
kâmil mürşidlerin işi de budur. Buna ‘Allah
adamı’ olmak denir. Kalbin bütün varlıklardan
çekilip sadece Yüce Allah’a bağlanması kolayca
elde edilecek bir nimet değildir. O tam bir
hürriyyet halidir ki, arifler o hali elde etmek
için nefisleri ile bir ömür mücadele
vermişlerdir.
O'NU ANLATAN AYETLER
Yüce Allah, insanın önüne zatını tanıtacak
sebepler koymuştur. Bu sebeplerin her biri bizi
O’na götüren bir delil, O’ndan bize haber
getiren bir ayettir. Yüce Rabbimiz varlığına bir
delil ve tecellilerine ayna olsun diye kainatı
yaratmıştır. Kendisine giden yolu tarif etmesi
için peygamberler göndermiştir. Ayrıca emir,
hüküm ve muradını öğretecek kitaplar
indirmiştir. Bunların yanında insana yaratanı
tanıyacak kalp, kainata ibretle bakacak göz,
peygamberin davetini anlayacak akıl, kitapların
hükmünü uygulayacak beden vermiştir. Bütün
bunlar, Allah’a giden yolda kula yardımcı
vasıtalardır.
Hz. Muhammed A.S. Efendimiz ile peygamberlik son
bulmuş, fakat mükellefiyet ve ibadet devam
etmektedir. Bu iş kıyamete kadar da sürecektir.
Akıllı olup büluğa eren herkes, Yüce Allah’ı
tanımak ve O’na güzel kulluk yapmakla
yükümlüdür. Allahu Tealâ son peygamberini
göremeyenleri kendi hallerine bırakmamıştır.
Onları hak yola davet edecek, kendilerine
bilmediklerine öğretecek, ilâhî ahlâkı yaşamada
yol gösterecek, örnek olacak, destek verecek
rabbanî alimler yaratmıştır.
Şimdi Allah ve Rasülü’nün bu alimleri bize nasıl
tanıttığını ve onların Rabbimiz’le bizim
aramızda ne görevler yaptığını görelim.
Allahu Tealâ, insanı yeryüzünde kendisini temsil
edecek bir halife olarak yaratmıştır (Bakara/30,
Fâtır/39). Bu halifelik vasfını hakiki manada
taşıyanlar, insanlar içinde Yüce Allah’ın
hükümlerini icra eden, onları yaşayan, diğer
insanlara öğreten peygamberler ve kâmil
insanlardır, Kâfir ve fasıklar bu şereften
mahrumdurlar. Onlar Allah’ın halifesi değil,
nefislerinin kölesidir. Allahu Tealâ, küfür ve
isyanla nefislerine zulmedenlerin bu vazifeyi
üstlenemeyeceğini bildirmiştir. (Bakara/124)
Allahu Tealâ, bilmediğimiz şeyleri alimlere
sormamızı emretmektedir (Nahl/43, Enbiya/7).
Rabbanî alimlerin en belirgin sıfatları, zikir
ehli olmaları ve Allah’tan gerçek manada ittika
etmeleridir (Nur/37, Fatır/26). Cenab-ı Hak,
zikirden gafil ve edebi bozuk olan kimselere
uyulmamasını emretmiştir. (Kehf/28)
Allahu Tealâ gerçek alimleri yüce varlığını,
birliğini ve dinini ispat eden birer şahit
yapmıştır (Âl-i İmran/18). Kendisine yönelen ve
hidayet üzere giden salihlere uyulmasını
istemiştir (Yasin/21, Lokman/15). Takvaya
ulaşmak için sadık kulları ile beraber olmayı
emretmiştir. (Tevbe/119)
Allahu Tealâ gerçek alimleri Hz. Peygamber
A.S.’dan sonra “ulü’l-emr” olarak tanıtmış ve
din işlerinde kendilerine uyulmasını emretmiştir
(Nisa/59). Ulü’l-emr, hüküm sahibi, din işinde
yetkili, sözü geçerli kimse demektir. Halkı hak
üzere yöneten adil idareciler ve Allah’ın dinini
ihya eden alimler ulü’l-emrdirler.
Kur’an’da bazı insanlar “imam” vasfıyla
tanıtılmışlardır. İmam, kendisine uyulan insan
demektir. Bu imamlar, peygamberlerin dışındaki
salih insanlardır. Onlar, Allah yolunda güzel
kulluk yapmaya sabretmelerinin bereketine imam
yapılmışlar ve Allah’ın izniyle insanları doğru
yola sevk etme derecesine ulaşmışlardır.
(Secde/24)
Görüldüğü gibi, Allahu Tealâ, peygamberlerden
başka bazı kullarını diğer kullarına imam ve
rehber yapmıştır. Onlar, Allah ile kullar
arasında çok ciddi bir görev yapmaktadır. Allah
dostları insanlara yeni bir din getirdiklerini
söylemiyorlar ki, tehlikeli olsunlar. Onlar,
gerçek İslâm nasıl yaşanır, onun derdindeler.
Derdi dünya olanlar zaten bizim konumuz
dışındadır. Böyle İnsanlar kendilerine uyulacak
rehberler değil, hallerine ağlanacak manevi
hastalardır.
Hadislere baktığımızda, önümüze yine gerçek din
alimleri çıkmaktadır. Rasulullah A.S. Efendimiz,
kendisinden sonra ümmetinin sevk ve terbiyesini
üstlenen halifelerin bulunacağını, bunların
adetlerinin çok olacağını, kıyamete kadar bu
işin devam edeceğini, her devirde dini
canlandıracak, insanlara örnek olacak bir grubun
mevcut olacağını bildirmiştir. Ayrıca ümmetini
tek başına kalmaktan sakındırmış, Allah yolunda
cemaat olmayı ve cemaatın önlerindeki imama
samimi olarak tabi olmayı şiddetle tavsiye
etmiştir. Bu konudaki haber ve emirler, sahih
hadis kitaplarında genişçe yer almaktadır.
Efendimiz A.S., özellikle namazda en alim ve
salih olanların cemaata imam olmasını emretmiş
ve sebebini şöyle açıklamıştır;
“Şüphesiz alimler, sizin ile Rabbiniz arasında
elçilik görevi yapmaktadırlar.” (Hakim, Tebaranî,
Heysemî). Hadis, açıkça Allah ile kullar arasına
alimlerin girdiğini ve önemli görev yaptığını
ifade etmektedir.
Bütün bunlardan şunu anlıyoruz; Allahu Tealâ
kendisi ile aramıza peygamberlerini ve alimleri
koymuştur. Bunu kendi ihtiyacından değil,
insanlara merhametinden yapmıştır. Böylece
insanların Yüce Allah’a giden kulluk yolu
açılmış, işleri kolaylaşmıştır.
Kâmil mürşidler yeryüzünde Allah’ın halifesi,
dostu, davetçisi ve dininin bekçileridir, Onlar,
Hz. Muhammed A.S. Efendimiz ile kainata
gönderilen rahmete, ilme, edebe ve ilâhî sevgiye
vâris olmuşlardır. Onlar insanları terbiye
işinde ulü’l-emrdirler, takva yolunda
imamdırlar, zikirde rehberdirler, tevbede
şahittirler, güzel ahlâkta örnektirler. Onlar,
insanları kendilerine değil, Allah’a davet
ederler; nefislerini değil, Mevlâ’yı
yüceltirler. İrşad yetkisini halktan değil,
Hak’tan alırlar.
Kâmil mürşid, kendisine tabi olan kimseyi
Allah’a yaklaştıracak ve sevdirecek amellere
sevk eder. Onu gerçek imana, ihlâsa, ibadete,
zikre, tevekküle, kaza ve kadere teslimiyete,
sünnet üzere amele ve hizmete yönlendirir.
Kendisi bu yolda örnek olur, destek verir.
Hiçbir zaman, hiçbir halde mürşide ibadet
edilmez, sadece Allah yolunda itaat edilir.
ALLAH İLE KUL ARASINDAKİ GERÇEK ENGELLER
Hak yolunda kulun en büyük engeli kendi
nefsidir. Manevi kirlerden temizlenmeyen nefis,
Yüce Allah’tan perdelidir, taattan uzaktır,
ilâhî sevgiden mahrumdur. Bu hüküm her devirde
geçerlidir. Azgın nefis insanı öyle esir alır
ki, Yüce Allah’ı bıraktırır kendisine kulluk
yaptırır “hevasını kendisine ilâh edinen kimseyi
görmedin mi?” (Casiye/23) ayeti, nefsin ne
derece azdığını ve onun elindeki insanın ne
kadar alçaldığını göstermektedir. İnsan imanı ve
dini için korkacaksa, kendi nefsinden
korkmalıdır. Bütün ömrünü nefsi ıslah etmek için
harcayan Allah dostlarını Allah yolunda perde
görmek veya göstermek de, bu azgın nefsin bir
vesvesesi, şeytanın hilesidir. Çünkü mürşid,
kötülüğü emreden nefis ve şeytanın düşmanıdır.
Nefsin en kötü huyu benliktir. İnsanı şirke
düşüren nefsidir. Şirki nefse güzel gösteren
şeytandır. Şirk, yaratılmış varlıkları Yüce
Allah’a ortak görmektir. Şirk Allah için
yapılacak bir ibadeti başkası için yapmaktır.
Şirk, Allah’a ait yetki ve sıfatları kullara
vermektir, Şirk, tevbe edilmezse affedilmeyen
bir günahtır.
Riya, Allah için yapılacak bir ibadeti veya işi
insanlar görsün, sevsin ve övsün diye yapmaktır.
Allah Rasulü A.S., bu ümmetin güneşe, aya, puta,
taşa, insana tapmayacağını, fakat Allah rızasını
unutup, insanlar için amel ederek dinlerini
mahvedeceklerini bildirmiştir. (Hakim, İbnu Mace)
İnsan ile Rabbi’nin arasındaki en büyük
perdelerden birisi de kibirdir. Kalbinde zerre
kadar kibir olan kimse, ondan temizlenmeden
cennete giremeyecektir
Bir diğer perde hasettir. Haset, insanda hayır
bırakmayan bir hastalıktır. Ateşin kuru odunları
yakıp kül ettiği gibi, haset de insanın yaptığı
hayırlı amelleri yakmaktadır. Dünya sevgisi,
gaflet, yalan, ibadetine güvenme, tevbeyi terk,
Allah’ın takdirine karşı gelme gibi nefsin öyle
hastalıkları vardır ki, her birisi hak yolunda
ayrı bir yol kesicidir, perdedir, tehlikedir.
Kesin tevbe edilmeyen bütün günahlar, Allah ile
aramıza girmiş düşmanlardır.
Allah ile insanlar arasına girip hak yolu
tıkayanlardan birisi de dini dünyaya alet eden,
menfaati için ayet ve hadislerin kesin
hükümlerini değiştiren din adamlarıdır. Din
adına korkulacak en tehlikeli insanlar
bunlardır, insanın Allah’a giden yolunu kesen de
onlardır. Ehli olmadığı halde şeyh gözüken
sahtekârlar da bu gruba girerler.
Allah ile kulların arasını açanların birisi de
kötü arkadaştır. İnsan suretinde gözüken öyle
şeytanlar vardır ki, insanı dinden imandan
ederler. Hadiste belirtildiği gibi, her insan
sevdiklerinin gidişatı üzere hareket eder.
Öyleyse herkes kimleri sevdiğine iyi bakmalıdır.
Dr. Dilaver Selvi