Nisan 2008 tarihli yazilar (sayfa 1)
Nisan 2008 tarihli diger ogeler resimler
,
videolar
Çağımızda feminizm adı verilen hareket, tarihte
kadının kiliseye girmesini, İncil'e bile
dokunmasını yasaklamış olan zihniyete karşı bir
tepki hareketi olması sebebiyle çıkış noktası
bakımından haklı ise de, ahlaki ve sosyak
bakımdan çok olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Bu
sonuçları iki noktada toplamak mümkündür.
Bir kere, feminizm hareketine kapılan kadın,
genel olarak kayıtsız şartsız özgürlük
düşüncesiyle aile için vazgeçilmez olan birçok
kural ve değerleri hiçe saymakta; esasen sosyal
hayatın hiçbir alanında hiçbir insan için
geçerli olmayan "Kendi hayatımı canımın istediği
şekilde yaşamak hakkımdır!" şeklindeki anlayışı,
bütün değerlerin üstünde bir değer ve kanun
kabul etmektir. Bu anlayış, bütünüyle
ahlakideğerler ve kurallar ile kutsallık kazanan
aile yuvasının iğreti bir hal almasına, kadın ve
erkeğin, aile sorumluluklarını çekilmez bir yük
ve bir tür esirlik gibi algılamalarına yol
açmaktadır. Bu hayat anlayışının yagın olduğu
ülkelerde, eşine ve çocuklarına bağlılığı,
yuvanın mutluluğuna katkıda bulunmayı kendi
istek ve tutkularının üstünde tutankadın tipi
giderek özlemle aranır olmakta, nikahsız
birlikte yaşamaların yaygınlaşması gibi
Batılılar'ın bile korkutucu saydıkları olumsuz
gelişmelerin temelinde de aynı anlayış
yatmaktadır.
Sözde kadın özgürlüğünü savunan feminizmin
ortaya çıkardığı diğer bir olumsuz sonuç da
erkeklerle ilgilidir. Bu gelişmeler karşısında
erkekler genellikle üç değişik tavır
sergilemektedirler:
Olayı olduğu gibi kabul edip, evlenip boşanmayı
alışkanlık haline getirme
Eşlerini baskı zoruyla sadık kılma ve yuvada
btutmaya çalışma
Zaten eşlerini başlarından atmak isteyen, yuvayı
yıkmaya dünden hazır olan bir tutum
Aile yuvası bir defa kutsallığını yitirdi mi,
artık kişisel arzu ve çıkarlarını her şeyin
üstünde tutanlar bu yuvayı yıkmakta hiçbir
sakınca görmezler. Batı'da ve Batılılaşma
gayreti içinde olan ülkelerde femiznizm
hareketinin belki de en önemli olumsuz sonucu bu
olmuş, aile, eşlerin karşılıklı bağlılık ve
fedakarlığıyla yürütülen kutsal bir kurum
olmaktan çıkıp her iki tarafta da bencillik, tek
taraflı çıkar ve yarar egemen olmaya
başlamıştır. Bu gelişmelerden de sosyoekonomik
konumu daha zayıf duramda olan taraf zarar
görmekte, ne yazık ki çoğunluğu da kadınlar
oluşturmaktadır.
Kaynak:
İslam ve Toplum, TDV. İslami Araştırmalar
Merkezi
13 Nisan 2008
13:29 |
nilufer |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
akar
,
akı
,
akıl
,
akıl ali ilaslan
,
kadının
,
kadının hayırlısı
,
kadının hayırlısı kimdir
,
kalın kzılar
,
kalını
,
kimdir
,
kitap
,
okul
,
secmece
,
çok şeker kızlar
Cenab-ı Hakk'a ibadetini bırakmayan, kocasına
itaate kusur etmeyen ve onun kazancını saçıp
savurmayan, dünyaya getirdiği çocuğunu İslami
terbiye üzerinde yetiştiren, iffet ve haya
sahibi hanımdır.
Resulullah Efendimize "Ey Allahın Resulu kadının
hayırlı olanı hangisidir?" diye sorulmuştu.
Resul-i ekrem Efendimiz buyurdular ki:
"(Kocası yüzüne) baksa onu memnun eden, bir şey
emretse itaaat eden, nefsinde ve malında,
hoşlanmayacağı bir işte, kocasına muhalefet
etmeyendir."
Kaynak:
İslam'da Kadın ve Aile, Mehmed Emre
13 Nisan 2008
13:26 |
nilufer |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
cihat
,
dini
,
erotik konuşma
,
kıt kanaat geçiniyoruz
,
mal var burda
,
nude
,
sexy
,
tasavvuf
,
unutma beni
,
çok sexy sohbet
,
ülke
Baba Sahib-i Semerkand adındaki mürit anlatır :
- Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin yüksek makamı ve
kerametleri şöhret bulmuştu. Oysa ben Hace
Hazretlerini hiç ziyaret etmemiştim. Ama bir
gün, bende öylesine şiddetli bir arzu meydana
gelmeye başladı ki duramıyordum. Bir an önce
Hace Hazretlerinin sohbetleriyle şereflenmek
istiyordum. Buhara'ya gitmek üzere Semerkand'dan
yola çıktım. Buhara'ya ulaştığımda, bir hana
yerleştim. Henüz hiç kimseyle görüşmemiştim
bile. Ona bir an önce kavuşabilmek amacıyla
handa fazla duramadım. Yolda bir kalabalıkla
karşılaştım. Bu arada gönlümden, 'Hace
Hazretleriyle karşılaştığımda, herhalde bana bir
miktar içecek süt verir' diye düşünüyordum. Ben
ilerlerken önümdeki kalabalık durdu. Kalabalığın
arasında, velayet eserleri göze çarpan nurâni
bir zaf bana yöneldi ve şöyle seslendi:
- Ey Baba Sahib-i Semerkand!..
Oysa ben daha önce bu zatla karşılaşmamıştım.
'Bu kişi beni nasıl tanıdı?' diye doğrusu hayret
ettim. Ancak kendi kendime, 'bu nurlu yüzlü
insan, Şah-ı Nakşibend Hazretleri olmasın?!..'
dedim. Hakikaten de öyle oldu. Hace Hazretleri,
bana Semerkand alimlerinin durumlarını sordu.
Hane-i Saâdet'ine girdiğimizde, onun tasavvuf
anlayışında, âdet olduğu şekilde oturmuş
dervişler gördüm. Onun sohbetleri sevgi doluydu,
gönülleri cezbeden apayrı bir yönü vardı. Çok
zaman geçmedi, yanıma gelip oturdu. Bana :
- Bu tandır ekmeği ve süt senin nasibin. Ama
bunu sadece sen yiyeceksin! Böyle basit
şeylerle, kıymetli zihnini meşgul etme!.' dedi.
Bir Kurban bayramıydı... Şah-ı Nakşibend
Hazretleri Buhara'da bir müridinin evini
şereflendirmişti. O gün orada bulunanlardan biri
anlatmıştı :
- Bugün bayram, annemi ziyaret edip bayramını
kut-lasam, dedim. Hem bu davranışım Hace
Hazretlerinin de hoşuna gider. Belki bana üç
dirhem, üç badem verir. Bir de birlikte yemek
yeme şerefine ulaşabilsem!.. diye düşünüyordum.
Derken bayram namazını kıldık. Şah-ı Nakşibend
Hazretleri bir ara bana 'valideni ziyaret edip
bayramını kutla' buyurdu.
İşte bu ziyaret sonrasıydı. Hace Hazretlerinin
evine gittim. Yanına çağırdı, içeriye girdiğimde
odadakileri dışarı çıkartmıştı. O sırada içeriye
üç kişi girdi. Ellerinde, dirhem ve bademler
vardı. Hace Hazretleri 'sen bugün, anneni
ziyaret etmenin mükafatı olarak üç şey
istemiştin. Bunları al. Allah Teala'nın
yardımıyla isteklerine kavuştun. Ama bu tür
şeyleri istemek hoş değil!..' dedi.
Hace Hazretleri ilk hac ibadetinden dönüyordu.
Beraberinde alim zat Mevlana Muhammed Herevî de
bulunuyordu. Mânan denilen yerleşim alanına
ulaştılar. Mevlana Muhammed, Hace Hazretlerini
görmek için Bağdat'tan gelmişti. Hace
Hazretleri, dervişlerin toplandığı bir sırada bu
zatı yanına çağırdı ve ona :
- Sana fayda verecek şeye hazırlan ! dedi.
Bunun neticesinde Mevlana Muhammed Herevî
kendinden geçti. Hace Hazretleri ona, kendine
gelmesini söyleyince, Muhammed Herevi uyandı.
Ancak yine kendine hakim olamadı ve kendinden
geçti. Bir müddet sonra Hace Hazretleri ona
teveccüh etti. Onun hâli daha da değişti. Yine
bu kez Hace Hazretleri ona, 'iyice uyan!..
Fırsattan yararlan, çünkü nasiplenmen için çok
az bir zaman kaldı!' buyurdu. Bunun üzerine
Mevlana Muhammed Herevî, Şah-ı Nakşibend
Hazretlerine döndü. Hace Hazretleri ona teveccüh
ederek yardım etti. Bu şekilde, belki bir saat
geçmişti. Nihayet Hace Hazretleri, Mevlana
Muhammed Hefevî'ye 'Ey müslümanL.İşte bu, Ğarbân
bostanındaki konuşma yerinizdir' dedi.
Mevlana Muhammed, Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin
bu sözlerini işitir işitmez gözyaşlarına
boğuldu. Adeta üs-tünü-başını paralamaya
başlamıştı. Derken biraz sakin-leşti, kendine
gelir gibi oldu. Orada bulunanlar, kendisine
Hace Hazretlerinin 'Ğarbân Bostanı' hakkındaki
sözlerinin ne anlam taşıdığını sordular. Mevlana
Muhammed Herevî, başladı hadiseyi anlatmaya : .
- Bir arkadaşımla birlikte Herat'taydık. 'Ğarbân
Bostanı' denilen bir yer vardı, oturuyorduk. Bir
ara arkadaşım bana; 'bir gün, Allah Teala'nın
sevgili kullarından birinin sohbetine ve bu
sohbetin sana kazandırdığı muhabbetle nice
güzelliğe ulaşırsan, sakın beni unutma!..'
demişti. Aslında Ğarbân Bostanı'ndaki
arkadaşımın bu sözlerini bir türlü zihnimden
söküp atamıyordum. Ancak ben, Hace Hazretlerinin
iltifatlarına ulaşınca, bu manevi güzellikle
meftun oldum. Arkadaşımı ve sözlerini unuttum.
İşte mesele bul...Ama Hace Hazretlerinin konuyu
bildiğini anlayınca, bu konudaki hassasiyetim
bir kat daha arttı. Ben yıllar var ki böylesine
kamil bir mürşit aradım durdum. Ancak
zamanımızın kutbu, Şah-ı Nakşibend Hazretleri
gibi bir veli bulamadım.
13 Nisan 2008
13:25 |
nilufer |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
acayip deli
,
ali
,
ali ilaslan
,
allah
,
allah ile kul arasına
,
allah ile kul arasına girilmez
,
girilmez
,
irkildim
,
kanlı
,
kitap
,
kul
,
kır
,
kız
,
sen
Birçok insana,”gel bir mürşide bağlan, tevbe et,
tasavvuf terbiyesine gir, insan tek başına
terbiye olmaz, yalnız olarak din güzel yaşanmaz”
dendiği zaman, hemen şu sözle karşılık verirler:
“Allah ile kul arasına kimse giremez!” Bu söz,
söyleniş amacına göre farklı sonuçlar doğurur.
Tasavvufa itiraz edenlerin çoğu, tasavvuf yoluna
girenlerin Allah ile aralarına çeşitli kimseleri
koyduğunu, bir mürşide bağlanmakla şirk
tehlikesine düştüklerini, kendilerinin ise böyle
bir tehlikeden uzak olduklarını anlatmaya
çalışırlar. Acaba işin gerçeği böyle midir?
“Allah ile kul arasına kimse giremez” sözünün
geçek manası bilinmez ve yerinde kullanılmazsa
fitne olur. Fayda değil, zarar verir. Bu zarar
imana dokunur, dini zedeler, din kardeşliğini
sarsar, cemaat ruhunu öldürür, edebi ortadan
kaldırır.
Bu söz, söyleniş niyetine göre farklı sonuçlar
doğurur. Eğer “ben Allah’a kullukta önümde
kimseyi istemem, peygamber, kitap, alim, mürşid
tanımam, istediğim gibi kulluk yaparım, keyfimce
ibadet ederim” manasında söyleniyorsa, söyleyeni
dinden çıkarır. Daha doğrusu böyle düşünen kimse
küfür, isyan ve gaflet içinde kalmış demektir. O
hak dine girmemiştir ki, çıkmış olsun.
Eğer, “ben Allah’a giden yolda Allah’ın
Peygamberi ve Kitabı ile yetinirim, onlar ne
diyorsa onu yaparım, başka kimseyi kabul etmem,
alimlere bakmam, velilere bağlanmam, mezhepler
beni ilgilendirmez, dini kendi anladığım gibi
yaşarım” manasında söylenmişse, insanı sorumlu
eder, işini zorlaştırır, sonu tehlikelidir.
Çünkü arada alimler olmadan kendi başına dinin
öğrenilmesi, anlaşılması ve yaşanması nasıl
mümkün olacaktır?
Kur’an ve Sünnet, Allah rızası için hak yolda
cemaat olmayı, cemaatın başındaki imama itaat
etmeyi, topluca Allah’ın ipine sarılmayı, hep
birlikte tevbe etmeyi, bilmediklerimizi alimlere
sormayı, takva ve iyilikte yardımlaşmayı, bunun
için Allah’ın sadık kulları ile beraber olmayı
açıkça emretmektedir. Dinin hükmü bu iken, bir
mümin hangi delil ve mantıkla bana bunlar
gerekmez diyebilir? Dese bile bunun Allah
katında ne kıymeti olabilir?
Eğer bu söz, “Allah benim her halimi görüyor,
biliyor, sözümü işitiyor, niyazımı dinliyor. Ben
namazda, secdede, zikirde, duada ve tevbede
kalbimi Rabbim’e bağlarım, gönlüme kimseyi
koymam, kimseden bir şey beklemem. Benim korkum,
sevgim, niyetim, hedefim sadece Allah’tır”
manasında söyleniyorsa, ne güzel! Doğrusu budur,
böyle olması lazımdır. Zaten bütün peygamberler
kalbi dünyadan çekip Allah’a bağlamak için
gelmişlerdir. Onlara vâris olan alimlerin ve
kâmil mürşidlerin işi de budur. Buna ‘Allah
adamı’ olmak denir. Kalbin bütün varlıklardan
çekilip sadece Yüce Allah’a bağlanması kolayca
elde edilecek bir nimet değildir. O tam bir
hürriyyet halidir ki, arifler o hali elde etmek
için nefisleri ile bir ömür mücadele
vermişlerdir.
O'NU ANLATAN AYETLER
Yüce Allah, insanın önüne zatını tanıtacak
sebepler koymuştur. Bu sebeplerin her biri bizi
O’na götüren bir delil, O’ndan bize haber
getiren bir ayettir. Yüce Rabbimiz varlığına bir
delil ve tecellilerine ayna olsun diye kainatı
yaratmıştır. Kendisine giden yolu tarif etmesi
için peygamberler göndermiştir. Ayrıca emir,
hüküm ve muradını öğretecek kitaplar
indirmiştir. Bunların yanında insana yaratanı
tanıyacak kalp, kainata ibretle bakacak göz,
peygamberin davetini anlayacak akıl, kitapların
hükmünü uygulayacak beden vermiştir. Bütün
bunlar, Allah’a giden yolda kula yardımcı
vasıtalardır.
Hz. Muhammed A.S. Efendimiz ile peygamberlik son
bulmuş, fakat mükellefiyet ve ibadet devam
etmektedir. Bu iş kıyamete kadar da sürecektir.
Akıllı olup büluğa eren herkes, Yüce Allah’ı
tanımak ve O’na güzel kulluk yapmakla
yükümlüdür. Allahu Tealâ son peygamberini
göremeyenleri kendi hallerine bırakmamıştır.
Onları hak yola davet edecek, kendilerine
bilmediklerine öğretecek, ilâhî ahlâkı yaşamada
yol gösterecek, örnek olacak, destek verecek
rabbanî alimler yaratmıştır.
Şimdi Allah ve Rasülü’nün bu alimleri bize nasıl
tanıttığını ve onların Rabbimiz’le bizim
aramızda ne görevler yaptığını görelim.
Allahu Tealâ, insanı yeryüzünde kendisini temsil
edecek bir halife olarak yaratmıştır (Bakara/30,
Fâtır/39). Bu halifelik vasfını hakiki manada
taşıyanlar, insanlar içinde Yüce Allah’ın
hükümlerini icra eden, onları yaşayan, diğer
insanlara öğreten peygamberler ve kâmil
insanlardır, Kâfir ve fasıklar bu şereften
mahrumdurlar. Onlar Allah’ın halifesi değil,
nefislerinin kölesidir. Allahu Tealâ, küfür ve
isyanla nefislerine zulmedenlerin bu vazifeyi
üstlenemeyeceğini bildirmiştir. (Bakara/124)
Allahu Tealâ, bilmediğimiz şeyleri alimlere
sormamızı emretmektedir (Nahl/43, Enbiya/7).
Rabbanî alimlerin en belirgin sıfatları, zikir
ehli olmaları ve Allah’tan gerçek manada ittika
etmeleridir (Nur/37, Fatır/26). Cenab-ı Hak,
zikirden gafil ve edebi bozuk olan kimselere
uyulmamasını emretmiştir. (Kehf/28)
Allahu Tealâ gerçek alimleri yüce varlığını,
birliğini ve dinini ispat eden birer şahit
yapmıştır (Âl-i İmran/18). Kendisine yönelen ve
hidayet üzere giden salihlere uyulmasını
istemiştir (Yasin/21, Lokman/15). Takvaya
ulaşmak için sadık kulları ile beraber olmayı
emretmiştir. (Tevbe/119)
Allahu Tealâ gerçek alimleri Hz. Peygamber
A.S.’dan sonra “ulü’l-emr” olarak tanıtmış ve
din işlerinde kendilerine uyulmasını emretmiştir
(Nisa/59). Ulü’l-emr, hüküm sahibi, din işinde
yetkili, sözü geçerli kimse demektir. Halkı hak
üzere yöneten adil idareciler ve Allah’ın dinini
ihya eden alimler ulü’l-emrdirler.
Kur’an’da bazı insanlar “imam” vasfıyla
tanıtılmışlardır. İmam, kendisine uyulan insan
demektir. Bu imamlar, peygamberlerin dışındaki
salih insanlardır. Onlar, Allah yolunda güzel
kulluk yapmaya sabretmelerinin bereketine imam
yapılmışlar ve Allah’ın izniyle insanları doğru
yola sevk etme derecesine ulaşmışlardır.
(Secde/24)
Görüldüğü gibi, Allahu Tealâ, peygamberlerden
başka bazı kullarını diğer kullarına imam ve
rehber yapmıştır. Onlar, Allah ile kullar
arasında çok ciddi bir görev yapmaktadır. Allah
dostları insanlara yeni bir din getirdiklerini
söylemiyorlar ki, tehlikeli olsunlar. Onlar,
gerçek İslâm nasıl yaşanır, onun derdindeler.
Derdi dünya olanlar zaten bizim konumuz
dışındadır. Böyle İnsanlar kendilerine uyulacak
rehberler değil, hallerine ağlanacak manevi
hastalardır.
Hadislere baktığımızda, önümüze yine gerçek din
alimleri çıkmaktadır. Rasulullah A.S. Efendimiz,
kendisinden sonra ümmetinin sevk ve terbiyesini
üstlenen halifelerin bulunacağını, bunların
adetlerinin çok olacağını, kıyamete kadar bu
işin devam edeceğini, her devirde dini
canlandıracak, insanlara örnek olacak bir grubun
mevcut olacağını bildirmiştir. Ayrıca ümmetini
tek başına kalmaktan sakındırmış, Allah yolunda
cemaat olmayı ve cemaatın önlerindeki imama
samimi olarak tabi olmayı şiddetle tavsiye
etmiştir. Bu konudaki haber ve emirler, sahih
hadis kitaplarında genişçe yer almaktadır.
Efendimiz A.S., özellikle namazda en alim ve
salih olanların cemaata imam olmasını emretmiş
ve sebebini şöyle açıklamıştır;
“Şüphesiz alimler, sizin ile Rabbiniz arasında
elçilik görevi yapmaktadırlar.” (Hakim, Tebaranî,
Heysemî). Hadis, açıkça Allah ile kullar arasına
alimlerin girdiğini ve önemli görev yaptığını
ifade etmektedir.
Bütün bunlardan şunu anlıyoruz; Allahu Tealâ
kendisi ile aramıza peygamberlerini ve alimleri
koymuştur. Bunu kendi ihtiyacından değil,
insanlara merhametinden yapmıştır. Böylece
insanların Yüce Allah’a giden kulluk yolu
açılmış, işleri kolaylaşmıştır.
Kâmil mürşidler yeryüzünde Allah’ın halifesi,
dostu, davetçisi ve dininin bekçileridir, Onlar,
Hz. Muhammed A.S. Efendimiz ile kainata
gönderilen rahmete, ilme, edebe ve ilâhî sevgiye
vâris olmuşlardır. Onlar insanları terbiye
işinde ulü’l-emrdirler, takva yolunda
imamdırlar, zikirde rehberdirler, tevbede
şahittirler, güzel ahlâkta örnektirler. Onlar,
insanları kendilerine değil, Allah’a davet
ederler; nefislerini değil, Mevlâ’yı
yüceltirler. İrşad yetkisini halktan değil,
Hak’tan alırlar.
Kâmil mürşid, kendisine tabi olan kimseyi
Allah’a yaklaştıracak ve sevdirecek amellere
sevk eder. Onu gerçek imana, ihlâsa, ibadete,
zikre, tevekküle, kaza ve kadere teslimiyete,
sünnet üzere amele ve hizmete yönlendirir.
Kendisi bu yolda örnek olur, destek verir.
Hiçbir zaman, hiçbir halde mürşide ibadet
edilmez, sadece Allah yolunda itaat edilir.
ALLAH İLE KUL ARASINDAKİ GERÇEK ENGELLER
Hak yolunda kulun en büyük engeli kendi
nefsidir. Manevi kirlerden temizlenmeyen nefis,
Yüce Allah’tan perdelidir, taattan uzaktır,
ilâhî sevgiden mahrumdur. Bu hüküm her devirde
geçerlidir. Azgın nefis insanı öyle esir alır
ki, Yüce Allah’ı bıraktırır kendisine kulluk
yaptırır “hevasını kendisine ilâh edinen kimseyi
görmedin mi?” (Casiye/23) ayeti, nefsin ne
derece azdığını ve onun elindeki insanın ne
kadar alçaldığını göstermektedir. İnsan imanı ve
dini için korkacaksa, kendi nefsinden
korkmalıdır. Bütün ömrünü nefsi ıslah etmek için
harcayan Allah dostlarını Allah yolunda perde
görmek veya göstermek de, bu azgın nefsin bir
vesvesesi, şeytanın hilesidir. Çünkü mürşid,
kötülüğü emreden nefis ve şeytanın düşmanıdır.
Nefsin en kötü huyu benliktir. İnsanı şirke
düşüren nefsidir. Şirki nefse güzel gösteren
şeytandır. Şirk, yaratılmış varlıkları Yüce
Allah’a ortak görmektir. Şirk Allah için
yapılacak bir ibadeti başkası için yapmaktır.
Şirk, Allah’a ait yetki ve sıfatları kullara
vermektir, Şirk, tevbe edilmezse affedilmeyen
bir günahtır.
Riya, Allah için yapılacak bir ibadeti veya işi
insanlar görsün, sevsin ve övsün diye yapmaktır.
Allah Rasulü A.S., bu ümmetin güneşe, aya, puta,
taşa, insana tapmayacağını, fakat Allah rızasını
unutup, insanlar için amel ederek dinlerini
mahvedeceklerini bildirmiştir. (Hakim, İbnu Mace)
İnsan ile Rabbi’nin arasındaki en büyük
perdelerden birisi de kibirdir. Kalbinde zerre
kadar kibir olan kimse, ondan temizlenmeden
cennete giremeyecektir
Bir diğer perde hasettir. Haset, insanda hayır
bırakmayan bir hastalıktır. Ateşin kuru odunları
yakıp kül ettiği gibi, haset de insanın yaptığı
hayırlı amelleri yakmaktadır. Dünya sevgisi,
gaflet, yalan, ibadetine güvenme, tevbeyi terk,
Allah’ın takdirine karşı gelme gibi nefsin öyle
hastalıkları vardır ki, her birisi hak yolunda
ayrı bir yol kesicidir, perdedir, tehlikedir.
Kesin tevbe edilmeyen bütün günahlar, Allah ile
aramıza girmiş düşmanlardır.
Allah ile insanlar arasına girip hak yolu
tıkayanlardan birisi de dini dünyaya alet eden,
menfaati için ayet ve hadislerin kesin
hükümlerini değiştiren din adamlarıdır. Din
adına korkulacak en tehlikeli insanlar
bunlardır, insanın Allah’a giden yolunu kesen de
onlardır. Ehli olmadığı halde şeyh gözüken
sahtekârlar da bu gruba girerler.
Allah ile kulların arasını açanların birisi de
kötü arkadaştır. İnsan suretinde gözüken öyle
şeytanlar vardır ki, insanı dinden imandan
ederler. Hadiste belirtildiği gibi, her insan
sevdiklerinin gidişatı üzere hareket eder.
Öyleyse herkes kimleri sevdiğine iyi bakmalıdır.
Dr. Dilaver Selvi
13 Nisan 2008
13:24 |
nilufer |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
akıl
,
aykırı
,
bu devirde
,
bu devirde tasavvuf
,
cihat
,
islam
,
islami
,
kişiler
,
ordu
,
tasavvuf
,
tasavvuf kişisi
Bir şey asırlardır insanlığın gündeminde
kalabilmişse, onun insan fıtratı ve toplum haya-tıyla
ciddi bir irtibatı mevcut demektir. Ortaya
çıktığı günden itibaren gönüllerden ve gündemden
hiç düşmeyen kavramların birisi de tasavvuf. Onu
birileri tenkid ederek, diğerleri de tatbik
ederek hep gündemde tuttular.
Tasavvufu dışarıdan tenkid edenler, onu insanın
dünya ile ilişkilerini koparan bir miskinlik ve
tembellik merkezi olarak görürken, içine girip
yaşayarak tadanlar, insanı Kur'an ve Sünnet
dairesinde terbiye eden ve ilahî edeple süsleyen
bir okul olarak tanıtıyorlar. Bu konuda kime
kulak verilmelidir. Yolunca gidene ve bilene mi,
hiç tatmadığı şeyi inkâr edene mi?
Tasavvufu değerlendirirken yapılan temel
yanlışlardan biri, ehil kaynaklara
başvurmamak... Oysa, özellikle dini konularda
ehil kaynaklara başvurmak şarttır. Ayrıca dini
anlamak için başvurulan kişinin ehil olmanın
yanında, ârif ve zikir ehli olması da gerekiyor.
Allah Teâlâ, “sabah akşam Rabbinizin rızasını
isteyerek ona yalvaran kimselerden ayrılma ve
onlardan gözünü ayırma. Kalbini zikrimizden
gafil kıldığımız kimseye de tabi olma” (Kehf/28)
buyuruyor. Ayrıca “bilmiyorsanız zikir ehline
sorun” (Nahl/43) ayeti diğer ilahî emirler gibi
tasavvufu öğrenme konusunda da izlenecek yolu
belirlemiş oluyor.
Dolayısıyla, tasavvufu anlamanın yolu, ilim ve
zikir ehli kişilere başvurmaktır.
Özellikle İslamî yaşantısı ve takvasıyla temayüz
etmemiş kişiler, hele de müslümanların gücünü
zayıflatmak i çin İslâm üzerine araştırma yapan
gayri müslimler (Oryantalistler) dini öğrenme
noktasında asla referans olamazlar.
Tasavvuf deyince Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat
çizgisinde giden bir terbiye yolunun anlaşılması
gerekiyor. Bu tezkiyenin başındaki “takva imanı”
ve ona Allah için tabi olan “sûfi cemaati” de bu
kapsamda mütalaa edilmelidir. Hemen şunu
ekleyelim ki psikiyatristlerin alanına giren
mistik hezeyanlar, kendisi terbiyeye muhtaç olan
sahte şeyhler ve tasavvufun adını kullanarak
Kur'an ve Sünnet'e aykırı yapılan yanlışlıklar
ölçü olamaz ve asla savunulamaz.
Asıl hedefi takva olan tasavvuf, her zaman
geçerli ve herkes için gereklidir. “Bizim
mesleğimizin tek hedefi hakiki imanı elde etmek
ve rıza makamı için gerekli olan ihlası
tahsildir. Ulaşmak istediğimiz en son mertebe,
halis kulluk mertebesidir. Bunu bize te'min
edecek tek yolumuz da Kur'an-ı Hakim'in ve
sünnet-i seniyyenin emirlerine harfiyyen
uymaktır.” diyen bir müceddid arifin, İmam
Rabbâni'nin (K.S.) başını çektiği tasavvuf
terbiyesi için; “bunun bu zamanda gereği yoktur,
gerçerliliği kalmamıştır.” denilebilir mi?
Elbette denilemez. Ancak, şu söylenebilir:
“Anlatıldığı gibi bir tasavvuf ve İmam Rabbâni
gibi bir mürşid bu devirde var mıdır? Kendisini
tasavvuf ehli olarak tanıtıp bir sürü sakıncalı
işlere bulaşanlara ne demelidir?”
Bu şikayette haklılık payı vardır. Aynı kanaati,
bütün ilim dalları için söylemek de mümkündür.
Ancak, Hz. Rasûlullah'ın (A.S.) müjdesine göre,
bu ümmetin içinden bir grup insan -Allah'ın
izniyle- kıyâmete kadar hak üzere gitmeye, dini
hakkıyla temsil ve tatbik etmeye muvaffak
olacaklardır. “O Kur'an'ı biz indirdik, hiç
şüphesiz (kıyamete kadar) onu muhafaza edecek de
biziz.” (Hicr/9) ayetinin verdiği garanti
muhakkak tahakkuk edecektir. Yani her devirde bu
dinin gerçek temsilcileri bulunacaktır.
Evet bu gün müslümanlar dine ancak dilleriyle
sahip çıkmaktadırlar. Kâmil mürşidler ve rabbâni
âlimler hak yolunda yalnız gitmektedirler.
Onların tek dertleri, yanlarında gerçek hak
yolcularını bulamamaktır. Bu dert çok önceleri
başlamıştır. Hicrî üçüncü asırda yaşayan ve
tasavvuf kollarının piri sayılan Cüneyd
el-Bağdadî (K.S.): “Hakikat ilmi sergisini
topladı, iş lafa kaldı. Biz tasavvufun ancak
kıyısından köşesinden bahsedebiliyoruz!” diyerek
bu işin ehlini bulamamanın üzüntüsünü dile
getirmiştir.
İmam Şa'rânî (K.S.) de aynı dertten muzdariptir.
Der ki: “Allah'a hamdolsun, ben yetmiş civarında
mürşide yetiştim; ancak hepsi de Allah yolunda
hoşlarına gidecek gerçek bir müridi bulamamanın
sıkıntısıyla vefat edip gittiler.”
Tasavvuf, yüksek seviyede takvâyı tahsil için
kurulmuş bir terbiye okuludur. Ancak,
günümüzdeki insanların birinci derdi takvâ
noksanlığı değil, iman eksikliğidir. İmansız din
başlamaz ki, takvâ tahsil edilsin. Onun için
kâmil mürşidler, bugün işe iman noktasından
başlamaktadırlar ve imandan sonra, namazı
muhafaza ettirmeye, büyük günahlardan el
çektirmeye, adım adım diğer farzları yerine
getirt-meye ve özellikle Allah u Teâlâ'yı
zikrettirmeye çalışmaktadırlar. Muhammedî
sevgiyle herkese kucak açan veliler, bu yolla
nice dinsiz ve ibâdetsiz insanları dine
ısındırmışlar ve kulluğa başlatmışlardır.
Bir şeyin tamamı elde edilemiyorsa, hepsini de
elden bırakmamalıdır.
Dinimiz, takvâya ulaşma ve kemâle erme yolu
olarak en güzel gidişâtın, Allah için cemaat
olmak ve böylece birbirini tamamlamak olduğunu
belirtmiş; kurtuluş için sâlihlere tâbi olmamızı
emretmiştir.
“Takvâya ve iyiliğe ulaşmak için birbirinizle
yardımlaşın.” (Mâide/2)
“Hep berâber Allah'ın ipine sarılın, dağılıp
parçalanmayın.” (Âl-i İmran/103)
“Ey mü'minler! Hep beraber Allah'a tevbe edin ki
kurtuluşa eresiniz.” (Nûr/31) âyetleri bizden,
hak yolunda birlik içinde olmamızı istemektedir.
Takvâda imam ve örnek yapılan bir ârifin
nezâretinde cemaat halinde İslâm'ı yaşamanın,
büyük bir fazileti, hiç bitmeyen bir bereketi
vardır. Bu yol olarak en selâmetlidir. Çünkü
yolu bilenle giden kimse menziline hem tez, hem
kolay, hem de tehlike-lerden emin olarak ulaşır.
Bu yol en canlıdır. Çünkü onun her halinde ilâhî
aşk, her işinde Rabbânî heyecan hakimdir. Bunun
da zevki zevâl bulmaz, tadan hiç usanmaz, bulan
biteceğinden korkmaz. Allah sevgisi kalbe ilaç
olur, bedene kuvvet verir, âşıklar yorulmaz,
sâdıkların gönlü ihtiyarlamaz.
Bu yol en bereketlidir. Çünkü bu yolda her amel
ihlasla yapılır. Bütün amellerin sevâbı kalben
ona katılanlara da dağıtılır. Böylece bir amel
yapan kimse, onunla birlikte sevgi ve rızâsıyla
katıldığı diğer kardeşlerinin amellerinden de
mânen bir hisse alır, kârı binlere katlanır.
Bu yol en tecrübelidir. Çünkü bu yolda bütün
ameller, binlerce kâmil insan tarafından yapıla
yapıla sahiplerini kemâle erdirmiş, gayretler en
güzel meyvelerini vermiş, iyi kötüden, sağlam
çürükten seçilmiş, bütün güzel hâl ve ahlâklar
silsile halinde sonrakilere intikal etmiştir.
Yani yol çok işlek, seyir çok belirgin, kâfile
çok kalabalık, kılavuzlar çok uyanık ve
mâhirdir.
Bu yol en istikâmetlidir. Çünkü bu yolun imam ve
cemaatinin tek derdi ve biricik hedefi, iç ve
dışlarıyla, gizli ve açıklarıyla, rûh ve
maddeleriyle, zevk ve vecdleriyle, his ve
hevesleriyle bütün hallerinde Kur'an ve Sünnete
uyarak ilâhî rızâya ulaşmaktır. Kâmil mürşidler,
Rasûlullah (A.S.) Efendimizin normal bir
oturuş-kalkış şeklinde bile kendisine uymaya çok
ehemmiyet verirler. Sünnetleri farz hassâsiyeti
ile yerine getirirler, sadık talebelerinden de
bunu isterler.
Bu yol Allah'a en yakındır. Çünkü bu yolda kırık
kalble gidilir, her adımında, bütün menzil ve
duraklarında Cenâb-ı Hakk zikredilir. Böylece
Allah Teâlâ'nın: “Beni zikredin ki ben de sizi
(özel olarak) zikredeyim.” (Bakara/152)
âyetindeki müjdeye ve “Ben, beni zikredenle
beraberim” (Buharî, Müslim) kudsî hadisindeki
rahmete erilir. Bu yolda edeb ve tevâzû
hakimdir. Nâfile ibâdetlere ihtimam gösterilir.
Hep yakınlık vesilesi olacak şeyler tercih
edilir. Özellikle ilâhî huzura girmeye mâni olan
kibir ve ucub gibi huylar kalbten defedilir.
Dr. Dilaver Selvi
Tevazu
Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün talebelerine:
- İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa
bildirsin, dedi.
Müritlerinden biri:
- Efendim, sizde büyük bir ayıp var, diye cevap
verdi.
Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış
bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi böyle
söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından
kurtulabilmek ümidiyle sordu:
- Söyle dedi, kardeşim, o ayıbım nedir?
Talebe gözleri dolu dolu:
- Bizim gibilerin size talebe olması, dedi.
Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette
bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai
Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;
- Ben sizin hizmetçinizim, ben hepinizden
aşağıyım diyebildi.
13 Nisan 2008
13:23 |
nilufer |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
ali ilaslan
,
deprem
,
düşman
,
düşmanıdır
,
edep
,
insanın en büyük
,
korun
,
kır
,
kız
,
nefis
,
nefs
,
nefs insanın en büyük düşmanıdır
,
şeytan
Seyda hazretlerinin sohbetlerinde en çok
üzerinde durduğu konulardan biriside nefistir:
-"Nakşibendi yolunun bütün çalışmaları evradi
nefsi öldürmek ve yok etmek içindir. Nefis ölüp
gittikten sonra her şey düzelmeye başlar.
İnsanin evini yıkan en büyük düşmanı kişinin
nefsidir. Onun için insanın kendinden haberi
olmalı, nefsin tuzaklarına düşmemeye
çalışmalıdır....
NEFİS İNSANIN EN BÜYÜK DÜŞMANIDIR
Seyda hazretlerinin sohbetlerinde en çok
üzerinde durduğu konulardan biriside nefistir:
"Nakşibendi yolunun bütün çalışmaları evradi
nefsi öldürmek ve yok etmek içindir. Nefis ölüp
gittikten sonra her şey düzelmeye başlar.
İnsanin evini yıkan en büyük düşmanı kişinin
nefsidir. Onun için insanın kendinden haberi
olmalı, nefsin tuzaklarına düşmemeye
çalışmalıdır. Bir kimse ki nefsini yener.
Zikirle, letaifle nefsini ezer, ortadan
kaldırırsa, o zaman Allah'la o kimse arasında
bir engel kalmaz. Nice çalışıp amelini
tamamlayan kimse vardır ki Allah'ın keremi ve
ihsanı olmadığı için nefsini yok edememiştir.
İnsanı helake götüren nefsidir. Firavun, Şeddat
ve Karun'un nefisleri büyüdü, büyüdü sonunda
ilahlık davasına kalkıştı. Çünkü nefis kendinden
üstün hiçbir varlığın bulunmasını istemez.
Büyüyüp, yükselecek bir şey kalmayınca -haşa-
Allahlık davası etmeye başlar, haddini aşar,
azgınlaşmış nefsinin iddiasına uyar.
Her şeyden evvel insanin kendini ve yaratilişini
tanimasi lazim. Kendini tanimayan Allahu
Teala'yi da tanimaz. Kendini tanimasi için
evveliyatini, yaradilişini, neyden meydana
geldigini düşünmesi lazimdir. Insanin azamet-i
Huda karşisinda bir pire kadar kiymeti yoktur.
Her türlü günah, zulüm ve hakaret nefsin
büyüklük taslamasi ve kibrinden ileri geliyor.
Onun için insan kendini fakir, aciz, biçare,
mahzun ve boynu bükük görmeli, kuvvet ve
kudretini bulunmadigini, kendinden aşagi bir
mahluk olmadigini bilmeli ve kendini adam olarak
görmemelidir ki Allahu Teala onu yükseltsin,
mertebeler ihsan etsin kibiri, azameti ortadan
kalksin.
Seyda hazretleri nefsin kötülüğünden bahsederken
önceki sadatlardan da örnekler verirdi:
-"Bir gün Seyda'yı Tahi'ye bir sofi ziyarete
gelmişti. Sofiye şeyhinin sohbetini etmesini
söyleyince sofi Şeyhim derdi ki:
-"Gübre olunmadıkça su üstünde kalınmaz."
Bu söz Seyda'yı Tahi'nin çok hoşuna gitti.
Vallahi çok doğru bir söz, bundan daha güzel bir
şey olmaz. İnsan nefsini gübre etmedikçe su
üstünde kalamaz.
Gübre hafif olup su üstünde kaldığı gibi insan
nefsini hafif tuttukça yönelir su üstünde kalır,
ağır tutarsa suyun dibine batar. İnsan nefsini
gördüğü müddetçe Rabbine kavuşamaz.
Allah dostları, Allah erleri daima fakir ve
mahzunlar arasında olmuştur.
Sadatın nisbeti nefissiz ve boynu büyüklerin
üzerine olmuş, halifeler onlardan olmuştur.
Allah yolu fakirlik ve tevazuyla kazanılır.
Suyun yüksek yere akmadığı, daima aşağı, çukur
yere akıp doldurduğu gibi, Allah yolu da fakr ve
yoklukla kazanılır. Nefsin sebeb olduğu
zararların en çoğu Alemlerin Rabbinin insan
vücûdunda yarattığı latifeler üzerinedir. Nefs
onları zamanla değiştirerek yaratılış gayesinden
uzaklaştırır, dünyaya yöneltir. Bunun için
insanın ayağı devamlı nefsin göğsünde
bulunmalıdır ki baş kaldirmaya gücü yetmesin,
ancak insan kendini aşagi ve noksan gördükten
sonra nefs ölür. Nefs devamlı Allahu Teala'nın
emirlerine muhalefet ettiği için insan devamlı
nefsiyle harb halinde olmalı, nefsin
dizginlerini elden bırakmamalıdır. Zira Allah
yolu, Allah'ın rızası nefsin istekleriyle bir
arada olmaz.
Her kim vücudunun rahatını, keyfini düşünerek
hareket ederse, o kimse nefsi tarafından helake
sürüklenir. Böyle kimse nefsinin elinde esir
gibidir; insanın imanını yok eder, ahirette
ebedi cehennemlik olmasına sebeb olur. İnsan
amelini görmemeli, hep günahlarını görmeli,
birşey olmadığını bilmelidir. Çünkü insan
amelini görürse kendinde nefs meydana gelir,
nefis kabarır. Ama hizmet böyle değildir, insan
çalışırsa nefis vücud bulmaz, bilakis kırılıp,
rezil olur, alçalır. Vird bitince sevab kesilir,
çalışmasıyla ise yapılan iş kaldığı müddetçe
sevap devam eder. "Alemlerinin Rabbi; ilticadan,
yalvarıp yakarmadan, ricadan hoşlanır. Büyüklük
taslamadan ise asla hoşlanmaz. Büyüklük Allah'a
mahsustur. İnsan ne kadar hakir, fakir, zelil,
Rabbine karşı ne kadar yalvarış ve yakarışta
olursa o kadar makbul olur.
İnsan hayırlı işlerinden dolayi Ögülürse,
kendisinde nefs meydana gelmemesine, kalbine
tesir etmemesine dikkat etmeli, aslinin bir avuç
toprak oldugunu aklindan çikarmamalidir. Kişi ne
kadar zayif, kuvvetsiz, tahammülsüz, sabirsizdir.
Birazcik başi, dişi veya karini agrisa aciz
oluyor, sabirsizlik gösteriyor. Allah insana el
atinca, kuvvetten kesilip yere yikilinca, elleri
tutmaz olunca, hastalanip yataga düşünce
yaratilmişlarin en ednasi, en acizi oldugunu
anlar, însan aklini başina almali, işin sonunu
düşünmeli, kuvvetine, erkekligine güvenmemeli
dir.
Mazluma, mülküne, çoluguna, çocuguna, eşine
dostuna, akrabalarina aldanmamalidir. Hepsi
gelip geçicidir. Yüzünü samimi olarak Allahu
Teala'ya döndürüp salih amel işlerse ancak
kurtuluşa erebilir. Nefis aynen azgın ata
benzer. Dizginleri zapte-dilmeyen azgın at gibi
sahibini yere çarpıp parçalar, belki kendisi de
beraber parçalanır. Yani hem kendini, hem de
sahibini felakete götürür. Ama atın dizginleri
sağlam olarak tutulur, ona hakim olunursa, at
koşar, yönelir, ağzından köpükler akar ve
felakete sebeb olmadan sahibine teslim olur.
İşte nefs de böyledir, hakim olunursa insanı
Allah'a götürür.
Allah'a ancak nefse hakim olursa ulaşılır.
Allah'a ulaşmak iki adımdır. Birinci adım nefsin
üzerine konur, ikinci adımda Allah'a ulaştırır.
İnsan kendini herkesten daha aşağı ve diğer
insanları kemalinden üstün bilmelidir. Yaptığı
amelleri görmemelidir. Yaptığı amelleri beğenen
kimse Allah yolunda ilerleyemez. Amelini iyi
gören amelini artırmaya lüzum hissetmez. İnsan
amelini görmeyerek nefsini tanımalıdır.
Nitekim Sadat-ı Nakşibendi: "MEN AREFE NEFSEHU
FEKAD AREFE RABBE-HU (Nefsini tanıyan Rabbini de
tanır)" demişlerdir. İnsan kendi nefsini
tanımayana kadar gerçek manada Rabbini
tanıyamaz.
Hazreti Resulullah:
"Ey Allah'ım beni kendi gözümde küçült,
insanların gözünde büyük eyle" diye dua
buyurmuştur.
Allah'ım beni kendi gözümde küçült ki kendi
varlığımı nefsimi görmeyeyim, kendimi hep noksan
göreyim. Başkalarının gözünde büyült ki beni
büyük görüp davetimi kabullenerek iman etsinler
buyurmuştur. Bütün kainat uğrunda yaratılan
Peygamber (s.a.v.) böyle dua edince, artık insan
ne yapmalıdır? Kendini herkesten aşağı
görmelidir. Seyda hazretleri Gavs hazretlerinin
bir sohbetlerinde şöyle buyurduklarını nakleder:
"Nakşıbendilerinin üstadları bağlılarına hep
aynanın arka tarafındaki kusurları göstermiştir.
Aynanın ön tarafındaki iyilikleri göstermezler.
Kişi aynanın arka tarafına bakınca da
kendilerini iyi görmezler yaptıklarını
beğenmezler. Nefislerinin kötülüğünü görürler.
Nefisleri vücud bulmaz. Artan amellerini
görmezler, amelleri yok diye yakınır, arttırmaya
çalışırlar. Böyle olunca Alemlerin Rabbi onların
manevi derecelerini arttırır, rızasını nasib
eder. Başkalari ise aynanin ön yüzüne nazar
eder, iyiliklerini görür, nefisleri vücud bulur,
kendilerini büyük görürler. Başkalarinin
kusurunu görürler, kendilerini onlardan üstün
görürler. Makamlari yükselmez, terakki
edemezler. Bazen kazandiklari rütbelerini
kaybederler. Bundan dolayi Nakşibendi Sadatlari
baglilarini bu türlü kibir ve ucubdan korur,
kusurunu gösterir, iyiligini saklarlar."
kaynak belirtmeden yayınlanamaz.
Tevazu
Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün talebelerine:
- İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa
bildirsin, dedi.
Müritlerinden biri:
- Efendim, sizde büyük bir ayıp var, diye cevap
verdi.
Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış
bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi böyle
söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından
kurtulabilmek ümidiyle sordu:
- Söyle dedi, kardeşim, o ayıbım nedir?
Talebe gözleri dolu dolu:
- Bizim gibilerin size talebe olması, dedi.
Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette
bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai
Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;
- Ben sizin hizmetçinizim, ben hepinizden
aşağıyım diyebildi.
13 Nisan 2008
13:22 |
nilufer |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
aklımdasın
,
akıl
,
din
,
hiç kıyarmı
,
islam
,
kır
,
kız
,
ordu
,
sexy sohbet
,
sohbet
,
talebe
,
tasavvuf
,
tevazu
,
çok şeker kız Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün talebelerine:
- İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa
bildirsin, dedi.
Müritlerinden biri:
- Efendim, sizde büyük bir ayıp var, diye cevap
verdi.
Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış
bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi böyle
söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından
kurtulabilmek ümidiyle sordu:
- Söyle dedi, kardeşim, o ayıbım nedir?
Talebe gözleri dolu dolu:
- Bizim gibilerin size talebe olması, dedi.
Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette
bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai
Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;
- Ben sizin hizmetçinizim, ben hepinizden
aşağıyım diyebildi.
13 Nisan 2008
13:20 |
nilufer |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
dini chat
,
dini sohbet
,
dini yazılar
,
eşcinsel
,
islami chat
,
kızlar
,
lezbiyenlik
,
ok
,
sexy kızlar
,
şok
,
şık
Kadının kadınla sevişmesi, ilişkisi kesinlikle
haramdır. Bu sevicilik veya lezbiyenlik denen
cinsel bir sapmadır. Seviciliğin haram oluşunda,
İslam'da ittifak vardır.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Ve onlar ki, iffetlerini korurlar; ancak eşleri
ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hariç.
(Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış
değillerdir. Şu halde, kim bunun ötesine gitmek
isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir."
Allah Resulu buyuruyor:
"Kadınların sürtüşmesi onlar arasında zinadır."
"Bir kadın diğer bir kadına çıplak vücudunu
değdirmesin...."
"Erkek erkeğin avretine, kadın da kadının
avretine bakmasın. Bir erkek ile bir erkek tek
yatakta birlikte, bir kadın da bir kadınla aynı
yatakta beraber yatmasınlar."
Kaynak:
Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN
13 Nisan 2008
13:18 |
nilufer |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
akıllan
,
cinsel görevden
,
cinsel görevden kaçınma
,
dinde cinsellik
,
erik
,
ertele
,
kaçınma
,
kul
,
kır
,
kız alma
,
kız kır
,
sec begen alma
Kadının cinmselliğinden yararlanmak kocanın
hakkı olduğu gibi, erkeğin cinselliğinden
yararlanmak da kadının hakkıdır.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu
gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları
varsır. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları bir
derece daha fazladır." (Bakara Suresi : 228)
Bu ayette bahsedilen bir derece, cinsellik
konusunda değildir. Cinsellik konusunda
erkek-kadın eşittir. Erkeğin bir derece daha
haklı olduğu konu onun kadını gözetmesi, malını
koruması, onu idare etmesi, ailenin yükünü
çekmesi açısındandır.
Allah Resulu buyuruyor:
"Kadın kocasının izni olmadan (farz oruç
dışında) oruç tutar da orucu sebebiyle kocasının
arzularını karşılamaktan kaçınırsa Allah ona üç
haram işin günahını yükler."
"Kişi cinsel ilişkide karısını çağırdığı zaman
karısı ocak başında yemek pişiriyorsa da
kocasının davet cevap versin."
"Kişi karısını yatağa çağırdığı zaman (bir özrü
olmadan) kadın gelmekten kaçınır, kocası da bu
sebeple ona kırgın olarak gecelerse, melekler
sabaha kadar o kadına lanet ederler."
"Size cennetlik kadınları tanıtayım mı? Onlar
bir hata ettikleri veya kocaları tarafından bir
haksızlığz uğratıldıkları zaman kocalarına
karşı: "Seni hoşnud etmedikçe uyumayacağım
diyebilen kocalarına düşkün kadınlardır."
Aynı şekilde kocanın cinselliğinden
yararlanmakda kadını hakkıdır. Bu hakkını
almasına yardımcı olmak da kocasının görvidir.
Kocanın bu görevini yapmaması, onu suçlu ve
günahkar yapar. (Tefsir-i Kurtubi 3/124) Hatta
koca cinsel görevini yapamadığı zaman kadın
mahkemeye başvurup boşanabilinir. bu hak erkeğee
de verilmiştir.
13 Nisan 2008
13:17 |
nilufer |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
açık
,
chat
,
cinsel hayat
,
dindar
,
dinde cinsellik
,
erotik
,
evlilikte
,
evlilikte cinsel hayat
,
müslüman
,
porn
,
sohbet
,
çok sex
Cima, kadınla erkeğin cinsi temasta
bulunmasıdır. İslamiyet, müminleri evlenmeye
teşvik etmiştir. Evlilik sayesinde cisi arzular
tatmin edilir, iffet ve namuz korunur, neslin
devamı mümkün olur.
İslam'a göre cimâ'ın da bir takım adabı vardır.
Bunlar; birleşmeden önce euzü-besmele çekmek;
örtü altında olmak; kıbleye karşı olmamak;
aybaşı halinde yapmamak, dübürden sakınmak,
kadına yumuşak davranmak; o da ihtiyacını
giderinceye kadar terketmemek; ikinci defa
ilişkide bulunacaksa eteğini yıkamak; gecenin
başlangıcında ilişkide bulunacaksa uyumadan önce
yıkanmak, hiç değilse abdest alıp öyle uyumak;
sevgi ve ilgiyi artırıcı hareketlerde bulunmak.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza
nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için
önceden (uygun davranışlarla) hazırlık yapın.
Allah'tan korkun, biliniz ki siz O'na
kavuşacaksınız. müminleri müjdele!.(Bakara
Suresi :223)
İslam cinsi arzuların meşru yoldan giderilmesini
ister. Kadına dübürden yaklaşılma
yasaklanmıştır.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O,
bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan
kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar
onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit,
Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın.
Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri de
sever, temizlenenleri de sever."(Bakara Suresi
:222)"
Bu bildiğimiz tenasül yoludur. Arka yoldan
yaklaşmak doğru değildir.
Peygamber Efendimiz buyuruyor:
Hanımına arka yoldan yaklaşan kimse lanete
uğramıştır.
Erkeğe veya veya kadına arka yoldan yaklaşan
kimseye Allah, rahmet bakışıyla bakmaz" Eşler
arası dahi olsa anal ilişki livata olarak
adlandırılmış ve yasaklanmıştır. (2)
Son yüzyıllarda Batı dünyasında slogonlaşan
cinsi serbestli akımı, bir çok sapıklığın, doğal
olmayan ilişkileri iğrenç zevklerin yayılmasına,
önü alınmayan hastalıkların, ruhi bunalımların
baş göstermesine yol açmış, hatta bundan bütün
dünya ülkeleri zarar görmeye başlamıştır.
İnsanların cinsel ihtiyaç ve isteklerini
gayrimeşru yoldan karşılayan, sömüren yeni yeni
ticari faaliyet alanları ve sektörler ortaya
çıkmaktadır. Toplumumuzda evlilik içi
huzursuzluk ve tatminsizliklerde de bu dış yayın
ve telkinlerin önemli payı vardır. (2)
Cinsi münasebetten sonra gusletmek farzdır.
Not: Konu ile ilgili geniş açıklamaları Türk
Diyanet Vakfı İslami Araştırmalar Merkezi
tarafından basılan 2 ciltlik "İlmihal" isimli
eserden okuyabilirsiniz.
Kaynak:
1) Şamil İslam Ansiklopedisi, Cima, 2/10
2) İlmihal, TDV, İslami Araştırmalar Merkezi